Son Ders etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Son Ders etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Nedenlerle dolu "Olağanüstü Vücudumuz" (3)


Neden, neden, neden? Olağanüstü vücudumuzdaki akıllarda soru işareti bırakan durumların nedenleri neler olabilir? "Olağanüstü Vücudumuz"un üçüncü bölümüdür.
Nedenlerle dolu "Olağanüstü Vücudumuz" (1)
- trksh.org (bknz)
Nedenlerle dolu "Olağanüstü Vücudumuz" (2) - trksh.org (bknz)

Neden horlarız?
Uyurken burnumuzdan ve ağızımızdan rahat nefes veremediğimizde horlarız. Bu sırada çıkan tuhaf sesin nedeni, gırtlağımızın arka tarafında bulunan yumuşak dokunun titremesidir.
Derin uyku, yorgunluk ya da aşırı şişmanlık horlamaya neden olabilir.
Gecede 300 kez bile horlanabilir.

Neden bacağımıza kramp girer?
Bacağımıza karmp girmesinin nedeni, vücuttaki suyun ve bazı minerallerin azalmasıdır. Genellikle gece uyurken kramp girer ve baldırımızdaki kaslar aniden kasılıp bir süre gevşemez. Bu olay sırasında canımız acır.
Spor yaparken kasları zorlamak, terlemek ve su kaybetmek kramp girmesine neden olabilir.

Neden ayağımız karıncalanır?
Uzun süre ayağımızın üzerine oturduğumuzda, buradaki sinir hücreleri sıkışır ve beyne uyarı gönderemez. Ayağa kalktığımızda sinir hücreleri beyne yeniden uyarı göndermeye başlar ve ayağımızda "karıncalanma" hissederiz. Sanki bir sürü iğne ayağımıza batıyormuş gibi olur.
Kan dolaşımındaki bir sorun, şeker hastalığı ve vitamin eksikliği de karıncalanmaya neden olabilir.

Neden ayağımız kokar?
Ayaklarımız, çorap ve ayakkabı içinde sıcak ve karanlık bir ortamdadır. ayaklarımız terlediğinde bu ortamın nemi artar. Bu, ayaklarımızda yaşayan bakterilerin hızla çoğalmasına yol açar. Bu bakteriler de kötü kokan kimyasal maddeler üretirler.
Hava almayan çorap ve ayakkabılar ayak kokusuna neden olur.

Neden geğiririz?
Yiyeceklerle birlikte bir miktar hava da yutarız. Bu havanın ağızımızdan geri çıkmasına "geğirme" denir.
Çok hızlı yemek yemek ve gazlı içecekler içmek geğirmemize neden olabilir.
Bebekler de sütle birlikte hava yutarlar. Bu onları rahatsız eder, hatta ağlarlar. Yetişkinler, bebeklerin sırtına masaj yaparak geğirmelerini kolaylaştırır.

Neden "pırt" yaparız?
Pırt yaptığımızda, ya yiyeceklerle yuttuğumuz bir miktar hava ya da bağırsaklarımızdaki bakterilerin ürettiği hidrojen, karbondioksit, metan gibi gazlar vücudumuzdan atılır.
Fasulye, nohut, yumurta, yoğurt gibi yiyecekler gaza neden olabilir.
Bazen "pırt" yaptığımızda kötü koku çıkar. Bunun nedeni bazı yiyeceklerde bulunan kükürttür.

Neden kulağımız kirlenir?
Dış kulak yolumuzda sarımsı renkte, yapışkan bir sıvı salgılanır. Bu sıvı, havadan bulaşan toz ve mikropları tutar ve bunların orta kulağa geçmesini önler.
Kulak sıvısı, tuttuğu toz ve mikroplarla birlikte dış kulak yolunda birikirse "kulak kiri" olarak adlandırılır.
Kulak sıvısı, aslında 40'tan fazla kimyasal madde içerir.

Neden idrar yaparız?
Kan böbreklerden süzülür. Bunun sonucunda kandaki fazla su, tuz ve zararlı maddeler idrar olarak vücuttan atılır.
Çok sıvı tüketmek, bazı böbrek hastalıkları ve idrar yollarına mikropların yerleşmesi sık idrar yapmaya neden olur.
Böbreklerimiz vücudumuzda bulunan tüm kanı 50 dakikada süzer.

Neden dışkı yaparız?
Sindirim sisteminde yiyeceklerin parçalanması sonucu açığa çıkan besin maddeleri ince bağırsaktan kana karışır. sindirilmeyen besin maddeleri de kalınbağırsağa geçer. Burada su ve bazı vitaminler emilir. Geriye kalan atık maddeler de dışkı olarak vücudumuzdan atılır.
Dışkının kalınbağırsaktan atılması 2-5 gün sürebilir.

Nedenlerle dolu "Olağanüstü Vücudumuz" (2)


Neden, neden, neden? Olağanüstü vücudumuzdaki akıllarda soru işareti bırakan durumların nedenleri neler olabilir? "Olağanüstü Vücudumuz"un ikinci bölümüdür.
Nedenlerle dolu "Olağanüstü Vücudumuz" (1)
- trksh.org (bknz)

Neden midemiz guruldar?
Karnımız acıktığında midemizde bir hazırlık başlar. Sindirim özsuları salgılanır. Mide kasları daha sık kasılır. Midemizden, yalnızca suyla dolu bir çamaşır makinesinin çalışırken çıkardığı sese benzeyen guruldama duyarız.
Gerginlik ve midenin çok dolu olması da guruldamaya neden olur.

Neden midemiz bulanır?
Mide bulantısı; karında bulunan bir organda, beyin ve omurilik sıvısında, hatta iç kulakta bulunan denge merkezindeki bir sorundan kaynaklanabilir. Midemiz bulandığında karnımızda bir tuhaflık hissederiz ve kusacakmış gibi oluruz.
Heyecanlandığımızda, besin zehirlenmesinde, taşıt tutmasında midemiz bulanabilir.
Mide bulantısı bir hastalık değildir; hastalık belirtisi olabilir.

Neden karnımız ağrır?
Karın bölgemizde bulunan mide, incebağırsak, karaciğer, pankreas gibi organların herhangi birindeki bir sorun karnımızın ağrımasına yol açabilir.
Kabızlık, besin zehirlenmesi, gerginlik, üşütmek ve çok fazla yemek de kaırn ağrısına neden olabilir.
Karın ağrısının nedeni; yeri, süresi ve şiddetine göre belirlenebilir.

Neden esneriz?
Esnemek, aslında bir soluk almaktır. Bu sırada ağzımız kocaman açılır. Ancak, esnemeye neyin yol açtığı tam olarak bilinmiyor.
Uykumuzun gelmesi, yorulmamız ya da sıkılmamız esnemeye yol açabilir.
Esnemek bulaşıcıdır; bunu düşünmek bile insanı esnetebilir.

Neden terleriz?
Derimizdeki gözeneklerden, çoğu su ve tuz olan bir sıvı çıkar. "Ter" denen bu sıvı havayla temas ettiğinde kurur. Bu sırada vücudumuzun sıcaklığı düşer ve serinleriz. Terle birlikte bazı zararlı maddeler de vücuttan atılır.
Spor yaptığımızda, heyecanlandığımızda ve sıcak havalarda daha çok terleriz.

Neden kaşınırız?
Derimizde sıcaklığı, basıncı ve acıyı algılayan sinir hücreleri bulunur. Derimiz zarar gördüğünde acıyı algılayan sinir hücreleri beyne uyarı gönderir. Bunun sonucunda kaşınırız.
Böcek ısırığı, alerji, bazı deri ve karaciğer hastalıkları kaşınmamıza neden olabilir.
Bazen uykumuzda bile kaşınabiliriz.

Neden titreriz?
Derimizde sıcaklığı algılayan sinir hücreleri bulunur. Üşüdüğümüzde bu hücrelerden beynimize uyarı gider. Bunun sonucunda kaslarımız hızlı bir biçimde kasılıp gevşemeye başlar ve titreriz. Bu da vücut sıcaklığımızı artırır.
Korkmak da titrememize neden olur.
Titrediğimizde tüylerimiz diken diken olur.

Neden hıçkırırız?
Akciğerlerimizin altında "diyafram" denen bir kas vardır. Bu kas, soluk alıp verdiğimizde kasılıp gevşer. Diyaframımız çok yemek yediğimizde ya da çok su içtiğimizde bazen birden kasılır ve aniden soluk alırız. Buna "hıçkırmak" denir. Hıçkırırken gırtlağımızdan ilginç bir ses çıkar.
Dakikada 4-60 kez hıçkırabiliriz.

Neden hapşırırız?
burnumuz, içine karabiber, toz gibi maddeler kaçtığında ya da nezle olduğumuzda kaşınır ve beynimize bir uyarı gider. Bu uyarıyla karın, gırtlak, diyafram, çene hatta göz kapağı kaslarımız bile aniden kasılır. Hızlı ve gürültülü bir şekilde soluk veririz. Buna "hapşırmak" denir.
Hapşırdığımızda hava, burnumuzdan saatte 160 km hızla çıkabilir.
Nedenlerle dolu "Olağanüstü Vücudumuz" (3) - trksh.org (bknz)

Nedenlerle dolu "Olağanüstü Vücudumuz" (1)


Neden, neden, neden? Olağanüstü vücudumuzdaki akıllarda soru işareti bırakan durumların nedenleri neler olabilir?

Neden tükürük salgılarız? 
Sindirim ağızda başlar. Dişlerle parçalanan yiyecekler tükürükle ıslanır. Tükürükte bulunan bazı enzimlerle parçalanır. Tükürükte enzimlerin dışında, mikrop öldürücü kimyasal maddeler ve su da bulunur.
Tat ve koku aldığımızda ya da çenemiz hareket ettiğinde daha çok tükürük salgılarız.
Günde yaklaşık 1-1,5 litre tükürük salgılarız.

Neden sümük salgılarız?
Burnumuza havadan toz ve mikroplar bulaşır. Yağışkan bir sıvı olan sümüğümüz bunları tutar ve akciğerlerimize ulaşmasını önler.
Soğuk algınlığı, nezle ve alerji daha çok sümük salgılanmasına yol açar.
Normalde renksiz bir sıvı olan sümüğümüz, toz ve mikroplarla karışıp koyu bir renk alır. Bazn de katı hale gelir.

Neden gözyaşı salgılarız?
Göz kapaklarımızı her açıp kapadığımızda, gözyaşımız gözlerimizi yıkayıp temizler ve burnumuzun içine akar. Böylece havadan bulaşan toz ve mikroplar vücudumuzdan atılır.
Gözümüze bir şey kaçtığında, nezle ya da alerji olduğumuzda daha çok gözyaşı salgılarız.
Günde yaklaşık 0.75 - 1 gram gözyaşı salgılarız.
Neden göz kırparız?
Vücudumuzun en hızlı kasılıp gevşeyen kasları göz kapaklarında bulunur. Göz kapaklarımız açılıp kapanarak gözyaşının yayılmasını ve gözlerimizin nemli kalmasını sağlar.
Gözümüze bir şey kaçması da göz kırpmamıza neden olur.
Fark etmesek de dakikada 20 kez göz kırparız. Göz kırpmazsak gözlerimiz kurur.

Neden ağzımız sulanır? 
Sevdiğimiz bir yiyeceği gördüğümüzde ya da kokusunu duyduğumuzda vücudumuzda sindirim için bir hazırlık başlar. Bunun sonucunda daha çok tükürük salgılanır ve ağzımız sulanır.
Tükürüğümüz yiyeceklerin kayganlaşmasını da sağlar. Bunun sonucunda yiyecekler sindirim yollarından daha kolay geçer.

Neden yüzümüz kızarır? 
Heyecanlandığımızda, öfkelendiğimizde, utandığımızda ya da vücut sıcaklığımız arttığında yüzümüz kızarır. Çünkü buradaki deride bulunan kan damarları genişler ve bu damarlardan daha fazla kan geçer. böylecek yüzümüz kırmızı görünür.
Derin derin soluk alıp vermek yüzümüzün kızarıklığının geçmesine yardımcı olur.

Neden kulağımız çınlar? 
Dışarıdan bir ses gelmediği halde "çınlama" denen uğultuya benzer hoş olmayan bir ses duyarız.
Uzun süre gürültülü ortamda kalmak, başımızı çarpmak, bazı kulak hastalıkları ve bazı ilaçlar kulak çınlamasına neden olabilir.
Kulak çınlaması bir hastalık değildir, ancak bir hastalığın belirtisi olabilir.

Neden ateşimiz çıkar? 
Normalde vücut sıcaklığımız yaklaşık 37 derecedir. Hastalandığımızda bağışıklık sistemimiz mikroplara karşı harekete geçer. Bunun sonucunda vücut sıcaklığımız artar, yan, ateşimiz çıkar.
Ateş bir hastalık değil, hastalık belirtisidir.
Ateşimiz 41 derecenin üzerine çıktığında vücudumuz tehlike altına girer.
Nedenlerle dolu "Olağanüstü Vücudumuz" (2) - trksh.org (bknz)
Nedenlerle dolu "Olağanüstü Vücudumuz" (3) - trksh.org (bknz)

Derimizin Yapısı ve Özellikleri


Derimizin Yapısı
Derimiz, bedenimizi dış etkilerden koruyan en büyük organıızdır. Vücut ağırlığımızın yaklaşık 1/6'sını oluşturur ve alanı yaklaşık 1,5 metrekaredir. Beden ısımızın düzenlenmesi, dokunma, ısı, ağrı ve basınç gibi duyumları hissetmemizi sağlar. Derimiz, alttaki dokulara destek olurken bedenimiz için zararlı olan bazı maddelerin ter yoluyla kısmi ölçüde dışarı atılmasını sağlar. Kemik yapımız için gerekli olan D vitaminin sentezi deri yoluyla olur. Güneş ışınlarının zararlı etkilerinden korunmak için derimiz renk moleküllerini yani pigmentleri oluşturur. Derimiz, zararlı maddelerin ve mikropların vücudumuza girmesini engeller.

Derimizin Yapısı
Derimiz farklı özellikleri olan üç ana tabakadan oluşur.

Derimizin Özellikleri
Üst Deri (Epidermis): Cildin en üst tabakası bedenimizi dış etkenlere karşı korur. En dıştaki boynuzsu tabaka su ve diğer yabancı maddeleri önemli ölçüde geçirmez. Üst deri, yaklaşık iki haftada bir yenilenir.

Dış tabaka derinin alt tabakalarını güneş ışınlarından korumak için melanin denilen özel pigmentleri de yapar. Melanin, güneş ışınları ile derinin daha koyu renkli bir hale gelmesini sağlayarak güneş ışınlarının alt tabakalardaki hassas hücrelere ulaşmasını engellemeye çalışır. Ama yüksek doz ve yoğun güneş ışınları karşısında gücü çok sınırlı kalır.

Alt Deri (Dermis): Üst derinin altında "alt deri" adı verilen tabaka bulunur. Bu tabakada ter bezleri, yağ bezleri, kılların alt bölümleri olan "kıl kökleri" yer alır. Kanlanması yoğun olan bu tabaka salgıladığı yağ ve ter ile derinin üzerindeki asidik yapıyı oluşturur. Bu tabakanın içinde derinin esnekliğini sağlayan dokular ve kılların hareket etmesini sağlayan kas yapısı bulunur. Bu tabakada çalışan yağ bezlerinin aşırı çalışması, derimizde sivilce ve siyah nokta oluşmasına neden olur.

Deri Altı Tabakası (Subkutis): Alt deri tabakasının altında bulunan deri altı tabakası, derinin beslenmesini sağlar; salgılamanın oluşması ve ısı düzenlemesini destekler.

Örücülüğün Tarihi Gelişimi


Örgü; herhangi bir ipin elle ya da şiş, tığ gibi araçlarla yapılmış ilmeklerin yan yana getirilerek birleştirilmesidir. Örücülük sanatında Türklere ait bilinen en eski örnekler, M.Ö. 7 ve 8. yüzyıllara ait buluntulardır. Türklere ait olan bu buluntulara Orta Asya'nın Pazirik bölgesinde rastlanmıştır. Bu yörede yapılan kazılarda, konç kısmı koç boynuzu motifleriyle süslenmiş yün çoraplar bulunmuştur. Bulunan bu eserler, o dönemde örücülük sanatının Türklerde oldukça gelişmiş düzeyde olduğunu göstermektedir.

Orta Asya'da bulunan eserlerden sonra en eski örücülük örneklerine Mısır'da rastlanılmıştır. Mısır mezarlarında yapılan kazılarda, başparmağı ayrık kırmızı yün çoraplar bulunmuştur. Ayrıca Güney Amerika'da (Peru'da) yapılan kazılarda M.Ö. 3 ve M.S. 3. yüzyıllara ait örgü işlerine rastlanmıştır. Peruluların örgü tekniği ve çeşidindeki zenginlik, örtücülük sanatlarının ne kadar gelişmiş olduğunu ortaya koymaktadır.

Örgü Çeşitleri
Örücülük sanatı 9 ve 10. yüzyıllarda, özellikle Asya'da gelişmiş durumdadır. Arap tacirler tarafından Asya'dan alınan pek çok  malla birlikte ilk örtücülük örnekleri de 10 ve 11. yüzyıllarda İspanya'ya ve Avrupa'ya yayılmıştır. Örtücülük alanında 16. yüzyılda, özellikle İspanya ve İtalya'da büyük başarılar elde edilmiştir. İpeğin 16. yüzyılda Avrupa'ya girmesinden sonra örgüde yün yerine ipek, altın, gümüş iplikler kullanılmaya başlanmıştır. Avrupa'ya 17. yüzyılda pamuğun gelmesiyle birlikte beyaz örgü denilen dantel örgü yaygınlaşmıştır.

Milattan 2000 yıl önce yaşamış olan Romalılara ait bit parada içinden yılan çıkan bir sepet resmi vardır. Britanya Müzesi'nde sergilenen ve Romalılara ait olan söğüt sandalye bugünkü örneklere çok benzemektedir.

Orta Asya Türkleri de sepeti çok çeşitli amaçlar için kullanmışlardır. Bugün hala birçok yörede yaygın olarak kullanılan hasır örgü, Türkler tarafından 17 ve 18. yüzyıllarda da kullanılmıştır.

Ele geçen buluntular gösteriyor ki örücülük çok eski bir geçmişe sahiptir. Örücülük, her devirde geçerliliğini koruyup günümüze kadar sevilen bir uğraş olarak birçok alanda kullanılmıştır.

Örücülüğün bütün örneklerine yurdumuzun her yöresinde rastlanılmakadır. Şiş, tığ, iğne ve bitki örücülüğü, günümüzde zengin bir el sanatı olarak hale uygulanmaktadır.

Başarının Sırları Neler Olabilir?


Başarının Sırları
Sence başarmanın sırları neler olabilir? Herhangibir kişiyi senden daha başarılı kılan nedir? Nasıl oluyor da başkaları az çalışıyor görünüp çok büyük sonuçlar elde edebiliyor? Onlar senin bilmediğin şeyleri biliyor olabilir mi? Emin ol, senin bilmediğin veya düşünemediğin bu şeyler başarmanın sırlarıdır. Başarının sırlarını bilmek seni mutlu edecektir. Başarının altın anahtarlarını bilmek ve onları hayatına uyarlayabilmen seni başarıya görüterecektir. Onları öğrenmek ve uygulamak için çok küçük bir çaba harcaman yeterlidir.

İnanç, her şeydir: Başarılı olabilmek için öncelikle düşüncelerini ve bu konudaki tutumunu değiştirmelisin. Çoğu insanda "başarısızlık" korkusu ve zihniyeti vardır. Eğer kitabında "başaramam" diye bir sözcük varsa başaramayacağından emin olabilirsin. Bu sözcüğü kitabından silmelisin ve başarabileceğine inanmalısın. Bunun için başarıya inanma tekniğini kullanabilirsin: Her gün birkaç kez yüksek sesle "Başaracağım" demek. Aptalca gibi görünebilir ancak bu mesajın bilinçaltın tarafından alınması ve gerçeklik haline dönüştürülmesi adına önemlidir.

Olumsuz kişiliklerden uzak dur: Zamanını harcadığın insanları iyi seç. Başıboş, ne yaptığını bilmeyen, vaktini boş işlere harcayan insanlarla fazla zaman öldürmemeye dikkat etmelisin. Onlarla harcadığın zamanı kısıtlamalısın. Olumlu, ümit ve güven verici kişilikleri, geleceğe dair planları olan insanlarla vakit harcamaya bakmalısın. Böylece başarıya giden yolda önemli bir adım atmış olacaksın.

Hedef ve Plan: Hedeflerini belirle ve bir plan yap. Hedeflerini belirlemezsen başarı senin için bir hayal olur. Ne istediğini bilmiyorsan, bir hedefin yoksa başarıya ulaşmak için şanslı olduğun söylenemez (Hedefsiz gemiye hiçbir rüzgar yardım etmez). Belirli bir hedef ve plan doğrultusunda çalışmak seni başarıya götürecek adımlardan birisidir.

Harekete Geç: Yalnızca başarıyı düşünmek, hedef belirlemek ve plan yapmak seni başarıya götürmez. Uygulamaya geçmek yani çalışmak (harekete geçmek) bu açıdan önemlidir. Hedeflerin ve planların doğrultusunda her gün bir şeyler yapmalısın. Küçük ya da büyük, hiç önemli olmamalıdır.

Pes etmek yok: Zaman zaman bir takım engellerle karşılaşabilirsin. Bazı başarısızlıklarla karşılaşman da doğaldır. Önemli olan bu zorluklar ve olumsuzluklar karşısında yılmadan mücadele etmektir. Israrcı ol ve vazgeçme. Sonuna kadar başaracağından emin olmalısın ve bu doğrultuda çalışmalarına devam etmelisin. Önündeki yola bakarak karşılaştığın zorlukları, başarısızlıkları iyi analiz etmelisin.
Başarılı olmanın yollarını dikkate almalısın.  Onları iyi anlayıp öğrenmek ve uygulamak seni başarıya götürecektir. Bu başarı konusunda öneriler, oldukça klasik gelebilir ancak şunu bil ki aslolanlar bunlardır. Unutma ki hiç kimse başarı merdivenlerine elleri cebinde çıkmamıştır.

Genetik Kopyalama


Dolly
"Nature" dergisinin 1996 Şubat sayısında "Dolly" adlı bir koyunun kopyalama yöntemiyle üretildiği açıklandı. Kamuoyu böyle bir açıklamayı ilk defa duydu ama, kopyalama ile ilgili çalışmalar uzun süredir yapılmaktaydı. Bu çalışmaları tarihi gelişim seyrine göre sırası aşağıda verilmiştir:

  • 1950 Boğa sperminin başarılı bir şekilde ilk kez donduruluşu (-79 C'de).
  • 1952 Robert Brigges ve Thomas King kurbağa kopyaladılar.
  • 1978 In vitro yöntemiyle tüp bebek üretildi.
  • 1983 Anneye ilk embriyo nakli yapıldı.
  • 1996 Wilmut ve meslektaşları "Dolly"yi kopyaladılar.

Kopyalamada bu tarihi seyir verildikten sonra kopyalamanın nasıl yapıldığını açıklamaya çalışalım:
Döllenmiş yumurtanın henüz birkaç hücreye bölündüğü gelişiminin ilk devrelerinde hücrelerin tamamı aynı özelliğe sahiptir. Bunlardan biri diğerinden ayrılsa yeni bir "canlı oluşturabilme" özelliğine sahiptir. Genetik kopyalamanın temeli buna dayanmaktadır.

Genetik kopyalamanın birinci basamağında özel bir teknikle döllenmemiş yumurta içinden çekirdek çıkarılır. Sonuçta genetik bilgiyi bulundurmayan, ama uygun bir bilgi bulunduğunda kabul edilecek sitoplazmik ortam hazır olarak kalmaktadır. Çünkü yumurta hücresinin sitoplazması, genleri aktif hale geçirebilecek enzimleri içermektedir.

İkinci basamaklarda çok fazla farklılaşmamış bazı vücut hücrelerinden (meme bezleri gibi) alınarak, bunların çekirdekleri çıkarılmaktadır. Çünkü bu çekirdekte bir canlıyı meydana getirecek iki takımdan ibaret tam bir program bulunmaktadır.

Fakat başta belirtildiği gibi bu programın az bir kısmı okunup kilitlenmiştir (sadece meme bezine ait özellikleri gösterecek kadar bilgi okunmuştur).

Bu hücreler hücre kültüründe özel olarak beslenip çoğaltılırken, interfaz safhasında çekirdekleri çıkarılıp, bölünme ve program okuma ortamı hazır olan yumurtanın içine yerleştirilir (yumurtanın tek takım olan kendi programı daha önce çıkarılır). Yumurta hücresinde iki takım halinde olan meme hücresinin programı elektrik şokuyla uyarılarak yeniden okunmaya başlar.

Bu safhadan sonra aşılanmış yumurta dişi hayvanın uterusuna yerleştirilir. Sonuçta aşılanmış yumurta gelişerek normal bir canlı oluşmaktadır. Bu canlının programı dişi hayvanın memesinden alındığı için her şeyi ile aynı olan yani, dişi hayvanın kopyası meydana gelir.

Dolly Klonlama

Maymunların kopyalanması ise daha basit bir tekniktir.

Birinci kademede normal spermle döllenmiş yumurta hücresi (zigot) önce iki, sonra dört, daha sonra sekize bölünüp (mitoz bölünme) çoğalırken, sekiz hücreli embriyonun hücreleri birbirinden ayrılarak ayrı ayrı kültür ortamlarında çoğaltılmakta ve daha sonra bunların çekirdekleri çıkartılmaktadır.

İkinci kademede ise aynı türe ait dişi maymunun yumurta hücrelerinin çekirdekleri çıkarılmakta bunların yerine daha önceden çıkarılmış çekirdekler (tam genetik bilgi taşıyan) yerleştirilmektedir. Burada da yine bölünmeyi uyarıcı potansiyel yumurtanın sitoplazması olmaktadır. Dolayısıyla meydana gelen sekiz yumurtanın teorik olarak birbirinin aynısı olması beklenmektedir. Fakat henüz sekiz yavrunun birden geliştirilmesi mümkün olmamıştır.

Spermin Yolculuğu


Her canlı türü, birbirinden farklı sperm üretir. Bu spermlerin tek hedefi dişinin yumurtasına ulaşıp, onu döllemek ve yaşamın devamını sağlamaktır. Bu insan spermi, dişinin yumurtasına ulaşmak için 6 metrelik bir mesafeyi kat eder. Boyu, yaklaşık milimetrenin %1'i kadardır. Bir erkek, normal bir yaşam süresi boyunca 40 milyar sperm üretir. Aynı zaman dilimi içinde dişinin yumurta üretimi 520 adettir.

Spermler, milyonlarca askerden oluşan bir ordu gibidir. Tek bir hedefe doğru ilerler. Amaç, yumurtaya ulaşmak ve onu döllemektir. Kat edilecek yol, hem çok uzun, hem de çok çeşitli engellerle doludur. Ama ne kadar zor olursa olsun, milyarlarca spermden oluşan dev bir ordu bu hedefe doğru yürür. Ancak bunlardan bir tanesi yumurtaya ulaşır ve onu dölleyip o türün varlığının devamını arttıran meni içinde gerçekleşmektedir.

Erkeğin er bezlerinde üretilen spermlerden bazıları, bir katil kimliğe sahiptir. Bu katil spermler, yumurtaya yönelen çok sayıda spermin oldukça önemli bir bölümünü daha yolun başında safdışı eder. Geriye kalan spermlerin ise, önce döl yatağını aşmaları gerekir. İnsanlarda spermin ömrü, üç gün kadardır. Ancak, diğer canlılarda bu süre uzayabilir. Ördekte bir, hindide dört, yarasada beş ayı; arı da üç, yılanda ise yedi yılı bulabilir. Yine yumurtaya ulaşmada yolun kendisi de bizzat önemli güçlükler çıkarır. Döl yatağı düz bir yoldan daha çok, labirentli bir yolu andırır. Spermlerin aşmak zorunda oldukları bu yolun uzunluğu, kobayda 3m, insanda 6m, inekte 30cm'yi bulmaktadır. Spermlerin menide yüzmelerini kolaylaştıran kamçılar bulunur. Ancak X kromozomu taşıyan spermler daha yavaş, Y kromozomunu taşıyanlar ise daha hızlı yüzerler. Y kromozomu taşıyan spermler yumurtayı döllerse erkek bireyler meydana gelir.

Döllenmede üçüncü engel ise, yumurtanın kendisidir. Bu noktada başlıca güçlük, yumurtayı saran zar katmanlarının spermler tarafından delinmesidir. Spermlerin başlarının uç kısmı, bu amaç için parçalayıcı enzimler içermektedir. Ancak bazı spermler, delme yeteneğine sahip değildir. Günümüzde bu gibi durumlarda, in vitro olarak geliştirilen döllenme tekniğinde sperm, kılcal bir boruyla dışarıdan zarın delinmediği yumurtaya enjekte edilir.

Son 50 yıl içinde, yapısı bozuk sperm sayısı arttığı gibi, boşaltılan sperm sayısında önemli miktarda azalma görülmektedir. Örneğin ideal sıcaklık olan 35C'nin bir derece üstünde bile erbezlerinin üretiminde aksaklıklar görülür. Bu durumda; daha rahat ve geniş elbise giymek, fazla ısıtılan mekanlardan kaçmak ve geniş alanlarda yaşamayı tercih etmek gereklidir.

Atatürk ve Bilim


Atatürk'ün "Bilim" konusundaki sözlerinden alıntılar yapılarak "Atatürk'ün bilime verdiği önemi" anlatmaya çalışan güzel bir okuma parçasıdır. Atatürk'ün toplantılarda yaptığı konuşmalar ve söylediği sözler tarihleriyle birlikte yer almaktadır.
Cumhuriyet'in ilanı 29 Ekim 1923 ise de genel oalrak yeni türk devletinin kuruluşu 23 Nisan 1920 tarihiyle belirlenir. Mustafa Kemal Atatürk, bu tarihten itibaren, ülkenin yeni siyasi yapısını şekillendirmeye çalışmış; adım adım cumhuriyeti hazırlamıştır. Atatürk, henüz Cumhuriyet kurulmadan, 27 Ekim 1922'de Bursa'da yapmış olduğu bir toplantıda düşüncelerini şöyle dile getirmektedir:
"Hanımlar, Beyler! Memleketimizin en bayındır, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı yenilgiye uğratan zaferin sırrı nerededir, bilir misiniz? Orduların yönetiminde ilim ve fen ilkelerini rehber kabul etmektedir. Milletimizi yerleştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin kurulmasında aynı mesleği takip edeceğiz. Evet, milletimizin siyasi, sosyal hayatında, milletimizin düşünce eğitiminde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı, ekonomisi, türk şiiri ve edebiyatı, bütün güzelliğiyle meydana çıkar."

Birçok toplantıda yapmış olduğu çeşitli konuşmalarda da Atatürk, bilimin önemini vurgulamaya devam etmiştir. Atatürk, 26 Ocak 1923'te Salihli istasyonunda halka hitaben yaptığı konuşmasında, şunları söylemiştir:
"Bundan sonra memleketimizi kesin kurtuluşa ulaştırmak için çok kuvvetli ve esaslı tedbirler almak gerekir. Bu tedbirlerin en önemlisi ve en birincisi ilim esaslı irfandır. İşte şurada gördüğüm küçük mektepliler, ilim ve irfan ordularını kuracaklardır."

Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra, bu konudaki görüş ve düşüncelerini daha hızlı bir şekilde uygulamaya geçirmek isteyen Atatürk, 30 Ağustos 1924'te meşhur meydan savaşının yapıldı yer olan Dumlupınar'da yapmış olduğu konuşmasında ise "Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde bekleyenler veyahut bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak bilgisizliği ve dikkatsizliğinde bulunanlar, uygarlığın coşan seli altında boğulmaya mahkumdurlar." demiştir.

22 Eylül 1924 tarihinde Samsun İstiklan Ticaret Mektebi'ndeki konuşmasında, aynı konudaki görüşlerini şöyle dile getirmiştir:
"Efendiler! Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır."

Mustafa Kemal'in en önemli özelliklerinden biri, hayatı boyunca bilime ve akılcı düşünceye önem vermesi, çok okuması ve araştırıcı bir yapıya sahip olmasıdır. Gazi Mustafa Kemal; "İnsanların hayatına, faaliyetine hakim olan kuvvet, yaratma ve icat kabiliyetidir." diyerek icat yapmanın ne kadar önemli olduğuna işaret etmiştir. Atatürk'ün özellikle tarih ve dil konusunda bir akademisyen gibi araştırmalar yapması; tarihçileri, "Belgelere dayanınız!" diyerek uyarması ve "Biz daima hakikat arayan, onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlar olmalıyız." diyerek yol göstermesi, onun ne kadar objektif ve akılcı bir düşünce yapısında olduğunu gösterir. O, Türk Tarih Kurultayı'na gönderilen bildirileri bir akademisyen gibi incelemiş ve üzerlerine notlar düşmüştür. Atatürk'ün sofrası da bir bilim akademisi özelliğini korumuş, sofrada bulunan kara tahtada dil ve tarih sorunlarına çözümler üretilmiştir. Atatürk, "Türk Tarihinin Ana Hatları" kitabı yazılırken tartışmalar yaptığı bilim adamlarına; "Sizlerle yaptığım bu ilmi konuşmalar, benim ruhumun gıdasıdır." diyebilen bir insandır. O nedenle Alman tarih profesörü Herbert Melzig, Atatürk'e "Çankaya Düşünürü" demiştir.

Daha sonraki bir konuşmasında Atatürk; "Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayeler tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor; milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde, akıl veilmin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar." diyerek bilime verdiği önemi bir kez daha ifade etmiştir.

Kaynaklar;
Mustafa Kemal Atatürk Bilim ve Üniversite - Metin Özata, Umay Yayınları, 2005
"Atatürk, Özünde Bir Bilgindir." - Prof. Dr. Geoffrey Lewis

Makrome Sanatı Hakkında Bilgiler


Makrome; araçsız, elle yapılan ve birbiri arasından geçirilen iplerin meydana getirdikleri düğümlerle gelişen bir düğümleme sanatıdır.

Makromenin tarihi gelişimi: Makrome sözcüğünün kesin kaynağı bilinmemektedir. Ancak Paleolitik (Yontma Taş Devri) çağlardan beri birçok uygarlıkta makromenin temelini oluşturan düğümlerin değişik amaçlarla kullanıldığı bilinmektedir.

Makrome
Yeryüzünde kurulan büyük uygarlıklar, makromeyi biliyor ve günlük yaşamlarında çeşitli amaçlarla uyguluyorlardı. Makromenin eski Mısır, Asur, Çin, Japon ve Kızılderililer tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Ayrıca Orta Asya Türk medeniyetinde de makrome yaygın bir şekilde kullanılmıştır.

Orta Asya'da yapılan kazılarda (M.Ö.850 yıllarına ait) makromeden yapılmış çeşitli eşyalar bulunmuştur. Bu da Türklerin makromeyi çok eski yıllardan beri eşya yapımında kullandıklarını gösterir. Topkapı Müzesi'nde "Padişah Giysileri Bölümündeki" kaftanlarda sim, sırma ve ipek ipliklerle yapılmış düğümler bulunmaktadır.

Avrupa'da makromeye 14.yüzyıllarda İtalya'da, 18.yüzyılda da İngiltere'de rastlanılmaktadır.

Makrome, günümüzde el sanatlarının vazgeçilmez dallarından biri olmuştur. Sarkaç, pano, abajur ev eşyalarının yanı sıra yelek, çanta ve kemer gibi kişisel eşyalarda da uygulanmaktadır.

Makrome
Makrome gereçlerinin tarihi gelişimi: Makrome sanatının ortaya çıktığı devirlerde insanlar samaşık, kamış, papirüs gibi bitkileri düğümleyerek bu sanatı uygulamışlardır. Ancak, bu malzemeleristenilen uzunlukta olmadığından keten, jüt gibi doğal bitkilerden iplik elde etmişlerdir. Daha sonra pamuk, yün ve ipek gibi ince lifleri bir araya getirip eğirerek daha sağlam ve kaliteli iplikler kullanmışlardır. Petrolün bulunmasıyla petrol kaynaklı ve diğer organik maddelerden sentetik lifler elde edilmiştir. Günümüzde pamuk, keten, jüt ve sentetik ipliklerden makrome ürünleri yapılmaktadır. Ayrıca fantezi işlerde, altın ve dümüş tel karışımlı iplikler ile simlerden yararlanılmaktadır.

Makromenin uygulandığı eski devirlerde, deniz kabukları, hayvan dişleri, tırnakları ve kemikleri süsleme amacıyla düğümler arasında kullanılmıştır. Günümüzde ise düğümler arasında cam, plastik, ağaç boncuklar ile halkalar kullanılmaktadır.

Makromenin kullanıldığı alanlar: Makrome tarih öncesi devirlerden beri çok değişik alanlarda geliştirilerek kullanılmıştır. Bu alanlardan en önemlileri şunlardır: Haberleşme, Arşivleme, Matematik, Avcılık, Denizcilik, Süsleme.

Süsleme: Makrome her çağda süsleme unsuru olarak dönemini korumuştur. Birçok uygarlık tarafından kullanılmıştır. Örneğin; Mısırlılar makromeyi püskül, saçak yapımında kadırgalarda kullanmışlardır. Asurlular (M.Ö. 609-900) av ve savaş giysilerini, atlarının örtülerini sık düğümlü püsküllerle süslemişlerdir. Çinliler ve Japonlar da makrome düğüm tekniklerini paket süslemede uygulamışlardır. Makrome ilk çağlardan beri çeşitli gereksinimleri gidermede kullanılmıştır. Eşyaların yapıpımı sırasında makromedeki güzellik hiçbi zaman ihmal edilmemiş, hep ön plana çıkarılmıştır. Günümüzde de giyim, çarşaf, masa örtüsü ve dekoratif eşya süslemelerinde yaygın bir şekilde makrome kullanılmaktadır.

Resimlerin orjinal boyutları için resimlerin üzerine tıklayın.

Makrome Sanatı
Makrome Sanatı



Makrome Sanatı
Makrome Sanatı

Doğadaki Özel Yüzey Küre Yüzeyi


Uzaydaki Gök Cisimleri Neden Küreseldir?
Su Damlası Neden Küreseldir?

Bilindiği gibi uzaydaki gök cisimleri küresel bir şekle sahiptir. En basitinden Dünya'yı düşünebiliriz. Çevremizden örnek verecek olursak su damlası.. Peki neden koni, küp, silindir, piramit değil de küresel bir şekle sahipler? Dünyamız gibi diğer gök cisimlerinin küresel olması neyle ilgilidir? Su damlaları neden küresel bir şekildedir? Bu tip soruların yanıtlarını hep merak etmişimdir. İşte doğadaki özel yüzey "Küre Yüzeyi" ..

Bilinen geometrik biçimli cisimlerin yüzey alanının hacimlerine oranları incelendiğinde en küçük oranın küreye ait olduğu görülür. Bu oranın küçük olması birim hacme düşen yüzey alanının en küçük olması anlamına gelir. Küre ile ilgili bu özellik şu şekilde özetlenebilir:
Eşit hacimli, kapalı cisimlerden yüzey alanı en küçük olanı küredir.
Kürenin bu özelliği, " Eşit büyüklükteki yüzey alanlarından en büyük hacmi küre çevreler." şeklinde de ifade edilebilir.

Dünyamız gibi diğer gök cisimlerinin şeklinin küresel olması da küreye ait olan bu özellikle ilgilidir.
Gök cisimleri neden küreseldir?
Gök Cisimleri
Gök cisimleri çok büyük kütleli yapılardır. Bir cismin kütlesi ne kadar büyükse, kütleyi oluşturan her bir parçacığa etki eden çekim kuvveti de o kadar büyük olur. Bir gök cisminin parçacıklarına etki eden kuvvetler, merkeze doğru olur. Bu nedenle dış yüzeylere etki eden kuvvetler bu kısımların, iç kısımlarda boşluk bırakmayacak şekilde içeriye doğru sıkışmasına neden olur. Böylece dış kısımlar merkeze göre simetrik bir şekil alarak bir küre oluştururlar.
Not: Yalnızca gök cisimleri değil, çevremizde de küresel yüzeylerle sıkça karşılaşmamız mümkündür. Örneğin musluktan damlayan su taneciği, yere düşen yağmur damlaları ve yaprakların üzerinde kalan su damlaları küresel şekil alırlar.
Su damlası neden küreseldir?
Su Damlası
Bir su damlasını oluşturan her bir taneciğe diğer tanecikler tarafından, kohezyon adı verilen çekim kuvveti etki eder. Tanecikler öteleme hareketi yapabildiğinden maruz kaldıkları bu kuvvetler nedeniyle birbirlerine yaklaşarak yüzey alanını küçültürler.Böylece damlayı oluşturan tanecikler mümkün olan en küçük uzaklıkta toplanarak bir şekil oluşturur. Bu da en küçük yüzey alanına sahip şekil olan küredir.

Basın-Yayın ve Dil Hataları


"Dil yanlışları, radyo ve televizyon yayınlarıyla topluma dalga dalga yayılarak günlük konuşma dilimize aynen yerleşiyor."
Dil, hayatımızda yaşamsal bir özellik olarak var olan ve kalıtım yoluyla kazanılmayan, canlı bir varlıktır. Dil ile yapılan iletişim, daha rahat anlaşabilmemize olanak sağladığı için kişilerin iletişimlerinde önemli yer tutan, vazgeçilmez bir unsur olarak da tanımlanabilir.

Sağlıklı bir iletişim için dilin kurallarına uymaya özen göstermek gerekir. Kişilerin birbirlerini rahat ve iyi anlaması bakımından herkes, dilinin kurallarını en iyi şekilde bilmelidir. Çünkü dil kuralları, tıpkı trafik kuralları gibi akıcılığı sağlar. Kurallar, dilin temelini oluşturur ve iletişime yön verir. Yanlış anlaşılmaların, anlamsız ifadelerin önüne geçerek dilde bir bütünlük oluşturur. Bu bağlamda sürekli iç içe olduğumuz ve etkilendiğimiz basın-yayın kuruluşlarının, dile ayrı bir önem vermesi gerekir.

Basın-yayın kuruluşları, haberlerin ve bilgilerin çeşitli yollarla halka iletilmesini sağlar. Radyo ve televizyon gibi kuruluşlar, bunu yaparken dilin kurallarına uymak zorundadır. Çünkü yapılan bir anlatım bozukluğu, telaffuz yanlışlığı, iletilenlerle birlikte hedef kitleye ulaşır. Bu hatalar, tekrarlandıkça halkın zihninde yer edinir. Doğruymuşçasına algılanır ve ister istemez konuşma dilimize yerleşir. Daha kötüsü, belki yıllar sonra birbirimizi anlayabileceğimiz iletişim kurmamız güçleşir ve bir takım aksaklıklar ortaya çıkar.

Dil ile kültür arasında sıkı bir ilişki vardır, ikisi birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturur. Bir toplumun ortak dili sayesinde kültürü oluşur. (Dilin kültürü yarattığı kadar kültürün de dili yarattığı unutulmamalıdır.) Kişi, içinde yetiştiği topluluğun dilini edindikten sonra, o topluluğun tüm uzlaşımlarını (ortak bir biçimde uymaları - paylaşmaları gerekenlerini, kimi kurallarını, ilkelerini, ortak inançlarını, görüşlerini ve benzeri özelliklerini) kendisinden sonra gelen kuşaklara dil aracılığı ile aktarır. Toplumları kalıcı kılan, dilin bu kültür taşıyıcılığı özelliğidir. İşte bu dil-kültür ilişkisi, “dilin değiştirilmesi” sonucu (dilin düzeltilmesi değil) ortaya çıkacak aksaklıkların daha ötesini anlatmaktadır. Bu anlamda dilin, ulusun özü olduğu unutulmamalıdır.

Günümüzde büyük bir güce sahip, geniş kitlelere hitap etmekte olan kuruluşlar, dil yanlışı yapmamalıdır. Dil konusunda dikkatli olunmalıdır. Redaktörlük gibi yazım hatalarını düzelten alt yapı çalışmaları genişletilmelidir. Televizyon programlarında “Full Ekran” gibi isim olarak kullanılan, yabancı özentiliğini gösteren, yarı Türkçe yarı İngilizce kelimeler, bize çok şey kaybettirir. Gazetelerdeki anlatım bozukluklarının, resimler kadar yer kaplaması, yıllarca “üzere” diye bildiğimiz edatın, bir ayda belki bir yılda “üzre” haline gelmesi, “yapacağız, edeceğiz” yerine “yapcez, etcez” kelimelerinin kullanılması gibi adeta “dilde tasarruf” dedirten durumlar da birer hatadır. Bunlar gibi daha birçok dil yanlışını yazmak mümkündür. Giderek artan bu hatalar, kaygı vermektedir. Bu nedenle bu çalışmalar, gerek yazı dili gerekse konuşma dili için önem arz etmektedir.

Hatasız bir konuşma ve yazma dili, güzel bir iletişim demektir. Unutulmamalıdır ki dile verilen önem, iletişimdeki anlaşılırlığı yansıtır.

Bir gün, televizyonlarımızda Türkçe konuşulacak, gazetelerimiz Türkçe yazacak ve Türk insanı, kendi diline sahip çıkacak, ümidimizi yitirmeyelim. Yazımı, Atatürk’ün güzel bir sözü ile bu kuruluşlara seslenerek noktalıyorum: “Türk Dili’nin kendi benliğine, özündeki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet kurumlarımızın, dikkatli, ilgili olmasını isteriz.”
Basın-yayın organlarının bu konudaki hatalarıyla ilgili, daha geniş örneklerle yazılmış bir yazıdır. Okumanızı tavsiye ederim: Basın Yayın Organlarındaki Anlatım Hataları 1 - 2

Politikacıların Dil Yanlışları ve Hüseyin MOVİT: Dil hataları konusunda yazılmış başka bir yazıdır.

ÖSS 2009: Anlatım bozukluğu sorusu


ÖSS 2009
2009 ÖSS'de Türkçe-1 testinde 16.soru ... Anlatım bozukluğu ile ilgili bir soru. Bence güzel bir soru sorulmuş. Biraz ayrıntı sorulmuş ama belirleyici bir soru niteliğindedir. Ve eminim birçok kişi düşmüştür. Birçok haber sitesinde ÖSS 2009 hatalı sorular, iptal edilecek sorular gibi haber başlıkları altındaki yorumlara baktığınız zaman sorunun hatalı olduğunu iddia edenleri görürsünüz. ÖSS 2009'un yanlış sorulardan bir tanesi de budur diyenler vardır. Oysaki soru doğrudur. Yalnızca yanıltıcı bir sorudur. Yapan yapmıştır o ayrı tabiki, bilen yanılmamıştır :} Ve işte o soru:

16. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde bir anlatım bozukluğu vardır?
A) Yarın, uzun sürecek bir iş gezisine çıkıyorum.
B) Kızımı Fransızca kursuna kayıt yaptırmak istiyorum.
C) Telefonumu nerede bıraktığımı hatırlamıyorum.
D) Bu kursta, güzel konuşmanın inceliklerini öğreniyorum.
E) Davete katılanların hemen hemen hepsini tanıyorum.

Yorum(um): Dikkat ederseniz can alıcı şıkkı A şıkkına koymuşlar. A şıkkında zaman kayması vardır. Yarın dediği halde yüklem şimdiki zamanla çekimlenmiştir. Doğrusu Yarın, uzun sürecek bir iş gezisine çıkacağım olmalıdır. Fakat zaman kaymaları, anlatım bozukluğu sayılmaz. Anlatım bozukluğu içinde incelenmez.

Sorunun doğru cevabı olan B şıkkına baktığımızda kayıt yaptırmak şeklindeki ifadenin doğrusu kayıt ettirmek olmalıydı. Peki hangi anlatım bozukluğuna giriyor? http://www.turkceciler.com/anlatim-bozukluklari-4.html sayfasından 3.1.5. Gereksiz Kullanılan Yardımcı Eylemler başlıklı açıklama ile örtüşmektedir.

kayıt yaptırmak yerine kaydetmek yani kayıt etmek kullanılmalıdır. "etmek ve yapmak yardımcı fiillerini, ya birbirlerinin yerine veya lüzumsuz olarak kullanmak" anlatım bozukluğuna neden olur.

Sonuç: Sorunun doğru cevabı B seçeneğidir. Soru yanlış değildir.
Umarım doğru yapmışsınızdır :}

e-Okul Veli Bilgilendirme Sistemi Hakkında



e-Okul Açılmıyor
e-Okul, e okul ... Yeni ve güzel bir sistem. Teknolojinin ve internetin gelişmesine ayak uydurmak için, öğrencilere kolaylık sağlamak için gerçekten güzel bir şey. Ne var ki öğrenciler bu sistemi kendilerine en çok lazım olan zamanda kullanabilseler. e-Okul sistemine girememekten bahsediyorum. Girip de Not Bilgisinin bulunmamasından bahsediyorum. Not Bilgisi şu an teknik açıdan iptal edilmiş olabilir, bilemiyorum ama konu o değil.

Koskaca Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülüyor. Ve kim olursa olsun böyle bir projede anlık 100 bin kişinin bakacağını bilmesi lazım ki ona göre önlem alınmalıdır. Aynı anda binlerce kişi yüklenince doğal olarak sistem kaldırmaz. Ama herhangi bir şekilde bir çözüm yolu bulunup halledilebilir bir şeydir. Bu sorun geçen sene de vardı. Bu zamanlarda e-okul kullanılamıyor, açılmıyor, hata veriyor vs. Umarım bir çözüm yolu bulunur. Yoksa bu sistemin bir amacı kalmaz. Geçen sene yanılmıyorsam, öğrenciler karneyi aldıktan sonra bakabildiler. Bence bunun da bir önemi yoktur. Sizce?

e-okul veli bilgilendirme sistemi
Ve hatırlatmak istediğim başka bir konu var.  e-okul sistemine giriş yaparak;  ders notlarınızı, devamsızlıklarınızı, sözlü notlarınızı sadece MEB'in sitesi olan e-Okul İlköğretim Veli Bilgilendirme Sistemi adresinden öğrenebilirsiniz. Bunun dışında başka bir adresten öğrenme şansınız malesef yoktur. İşin en acı tarafı da burasıdır. Bu yüzden bu adresi sürekli takip etmeniz gerekir.

Benim anlamadığım nokta ise şu: Böyle bir aksaklığın olmasına rağmen MEB tarafından geçen sene ve bu sene hiçbir açıklama yapılmadı. Veya önlem alacaklarına dair bir hareketlilik, bir şey göremedim. Umarım siz de benimle aynı görüştesinizdir. MEB'in bu e-okul sistemine en yakın zamanda bir çözüm yolu bulmasını, öğrencilerin ve velilerin bu mağduriyetten bir an önce kurtulmasını temenni ediyoruz.
 
Copyright 2009-2013 © trksh.org - Takip eden geride kalır.
Gizlilik
Teşekkürler bloggerthemes.net